You are here:
BİR TÜRKÜNÜN HİKAYESİ PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 11 Temmuz 2012 07:10

“Zeytinyağlı yiyemem aman” türküsünün ilginç bir hikayesi var…

Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan'dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir. (THM Repertuar numarası 1133)

Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir.

Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır (wikipedia).

ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracaatını keşfetmiştir.

Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye'nin ABD'den mısırözü yağı almasıdır. (Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).

Buna koşut olarak Türkiye'de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.

Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz.

Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.

Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi "Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman..." diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır. Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır...

Prof. Dr. Kenan Demirkol

 

NOT:

Bu Amerikalılar nedense ülkemizi böylesine çok seviyorlar ve ülkemize yıllardır böylesine ilgi gösteriyorlar (!). Acaba adamların kıymetini bilmeyen nankörler miyiz yoksa bütün değerleri yağmalanan, zenginlik kaynakları harmanlanan aptallar mıyız? Elbette bunu bir gün tarih bir şekilde yazacaktır.

Kim bilir bu yıllarda yaşamakta olduklarımız da bir gün başka türküler ve ağıtlar yakmamıza da neden olacaktır.

Geleneksel beslenme alışkanlıklarını terk ediyoruz…

Tarihi Türk aile mutfağını giderek unutup organik kendi gıdalarımız yerine GDO’lu sebzelere, meyvelere saldırıyoruz…

Köy tavuklarını tavuk gribi bahanesiyle katlettik; köy yumurtasını bulamıyoruz.

Anadolu ırkı kara koyunu, kara keçiyi terk ediyoruz…

Geleneksel ev yoğurdu yerine ekşimeyen, katkılı, pastörize yoğurtlarla beslenemeye başladık…

Pekmezin yerini yerini katkılı tatlılar, ayranın yerini asitli kolalar aldı.

Sadece bitkilerimizin tohumlarımızın genetiği değimiyor; insanlarımızın genetiğiyle de oynanıyor. Böyle bir ülkenin genetiği bakalım kaç nesil sonra değişime ve bozuma uğrayacak.

Seyredelim görelim…

Eh, zaten bizler de öyle yapıyoruz; sadece seyrediyoruz…